psychedelic

psychedelic



Apr 27 / 4:26am

İsyantus

Bundan 5 sene kadar önce, kendisine aldığım çiçeği eve götüremediği için çöpe atan ve bunu gelip bana, çok normal bir şeymiş gibi, söyleyen biriyle birlikteydim.

Ben bu insana ölesiye aşık olmuştum. Kendisini her şeyden çok seviyordum. O anki aklımla "evleneceğim insan bu, buldum sonunda" diyordum. Ama o, ona aldığım çiçeği çöpe atıyordu. Çok iyi bir aşçı olmasam da özene bezene hazırladığım yemeğin tadına dahi bakmıyordu...

En az 3 kere buluşacağımız gün ekildiğimi hatırlıyorum; belki 4, hatta 5 bile olabilir. Aramak yok, telefona cevap vermek yok, SMS'ler zaten hep yolda kaybolur, iletilememiş olur bir sebepten ötürü... Sanırsınız ki dünyanın en kötü insanıyım, her şeyden çok sevdiğim insana neler yapıyorum neler. O ise şiir ve yazılar içerisinde kaybolmuş gönül insanı; edebiyatı sever, aşıktır, değer verir...

Aynı zamanda dini bütündür, mümindir. Tabi bunun iyice açığa çıktığı, başa kakıldığı güne kadar bilinmez bu özelliği, yaşanan şeyler pek bağdaşmaz aslında inandığını söylediği şeylerle. Ama bir anda gelir tabi nur, bir şey diyemezsiniz. Sonra başlar bir soğukluk, ayrılık dönemi. Ayrılık dediğime bakmayın, bir ayrı bir beraber. Beraber dediğime de bakmayın, yavşak bir durum işte.

Dini bütün demiş miydim? İnsanları kandırmaz, aldatmaz, saygı duyar hani. Yavşak demiş miydim peki? O aralar bir başkasına gönlünü kaptırmıştır, seneler sonra öğrenilir. İyi biridir ama, endişelenmeye gerek yoktur. O arada tabi onun uğruna neler yapılır neler, bunlar bilinmeden. Ama iyi biridir; sevmiştir, sevilmiştir. Değer verir demiş miydim? Ona değer verilir, Kaan'a giren çıkan önemli değildir...

* * *

Yazının rengi değişti, neyse. Paragraflar da olmadı ama anladınız siz...

* * *

Tanrı sizi yavşaklardan korusun. Bir de kaşarlardan... Dini bütün demiş miydim?

* * *

Çiçekler bahçelerde kalsın beyler, sevginizi ve kendinize saygınızı başka şeylere saklayın...

Filed under  //  falan   isyantus   kaşar   kırılana dek büküldüm   melankoli   nem   sevgili   tanrı   yavşak   çiçek  

Comments (0)

Apr 24 / 3:02pm

Bir gün belki...

"Bir gün belki..." diyerek geçer mi günler?

Malesef, geçer. Hatta sike sike geçiyor da...

* * *

Dünyayı izliyorum sadece, yaşamıyorum; yaşayamıyorum. Sanırım hak etmedim henüz herhangi bir şeyi. Nasıl ve ne zaman hak ederim onu da bilmiyorum. Belki onu bilmeyi bile hak etmedim henüz, o derece...

* * *

Nasıl kafalar bunlar, bak bunu da bilmiyorum. Aslında var bildiğim bir şeyler, güzel şeyler, ama kimse merak etmiyor. Kimsenin umrunda değil.

* * *

Farkedilmek... Zor ama kolay. Bir formülü yok, sanırım, ya da (tahmin ettiğiniz gibi) bilmiyorum. Olunca "oldu", olmayınca da "olmuyor" şeklinde. Gibi.

* * *

Keşke öleceğim günü bilseydim.

Filed under  //  bad company   bilemiyorum   bir gün belki   falan   hayat   love me somebody   melankoli   yaşamak  

Comments (0)

Mar 14 / 5:18pm

Kimse bilmez...

Mevcut bilincimi koruyabildiğim her bir varoluş dahilinde asla ve asla affetmeyeceğim tek insan için içiyorum bugün; doğumgünün kutlu olsun!

Filed under  //  doğumgünü   hayyam   procol harum   repent walpugris   sevgili   whatever  

Comments (0)

Dec 6 / 1:07am

Nasıl bilirdiniz?

Belirsiz, umutsuz ya da biraz umutlu ama sonuçsuz, heyecansız, anlamsız, paylaşımsız, sevinmesiz, şımarmasız geçen günler; koca bir hayat...

Neredeyse her gece "neden?" diye soruyorum ve hep cevapsız kalıyorum. Zaten soruyu yöneltebileceğim ve cevabını alabileceğim biri ya da bir şey yok; sadece boşluk...

Boşluktan yansıyan soru, yüzüme çarpan olası cevaplar... Bunları yaşamak için gerçekten kötü biri olmak lazım sanırım. İnsan bu kadar kendini gösteremez, anlatamaz olabilir mi?

Bilemiyorum...

Tek bildiğim, bu kadar kötü gözüken iyi biri olmak istemediğim.

Whatever...

Filed under  //  anlamsız   bilemiyorum   falan   fotoğraf   hayat   melankoli   neden   pilli bebek   whatever  

Comments (0)

Nov 4 / 5:27pm

Cool, I am...

Kaan_erturk_-_cool
...and almost bald.

Filed under  //  cool   great white   kaan ertürk   rock me  

Comments (0)

Oct 27 / 1:09am

Geç kalmamalı!

Bu şarkıyı ilk dinlediğim günlere dönmek istedim bir an...

 

Filed under  //  hayat   melankoli  

Comments (0)

Oct 25 / 12:51am

Biraz müzik, biraz kahve...

Cümleleri üç nokta ile bitirmeyi seviyorum. Teknik olarak doğru değil diye düşünüyorum ancak kimin umrumda, hoşuma gidiyor. Bitmeyen bir şeyi ifade ediyor, ya da ifade ettiğimi düşündürüyor.

Neyse...

Mevsimin ilk ev yapımı kahvesi ile bilgisayar başındayım. Ev yapımı dediğime bakmayın, özel bir kahve değil; Jacobs. Biraz sert, çok az sütlü, şekersiz... İlk olmasının esprisi de yazın evde ya da iş yerinde hiç kahve içmemiş olmam. Sanırım o süre zarfında sadece Starbucks, vb. yerlerde aromalı olanlarını içmişim, soğuk ya da sıcak. Onlara da kahve gözüyle bakmıyorum gerçi, şekerli içecekler sadece. Mekanların simgesel duruşları da zerre umrumda değil ki bunun sadece Türkiye gibi bir ülkede olabileceği gerçeğinin, bilmiyorum, farkında mısınız? Whatever...

Sabaha kadar yazmak istiyorum. "Çevremde omzunda ağlayabileceğim kimse yok" dediğim anda, sanırım, internetleri unuttuğumu fark ettim. Kim okuyor bu kadar şeyi bilmiyorum, umrumda da değil pek, ama gene de yazmak iyi gelebiliyor. Bazen kendimi fazlasıyla açtığımı düşünüyorum. Geçmişte bazı yaşadığım şeyler sebebiyle bu oldukça çekindiğim bir mevzu ancak genellikle "boşver" diyorum kendime. Çok rahatsız ederse de bloga erişimi kapatıp başka bir yerde yeniden yazmaya başlıyorum; aynı Blogspot'taki ilk bloguma yaptığım gibi. Oradaki hiçbir şeyi silmedim ama sadece ben görebiliyorum. Kimseye de gösterme düşüncesinde değilim. Fazla özel olduklarını düşünüyorum çünkü, rahatsız ediyorlar. Kendime bile göstermeyebilirim zamanı geldiğinde...

Velhasıl, hayat bu işte. Saçma. Bir öyle, bir böyle. Bizler gibi. Sizler gibi. Onlar gibi. Ayrı ya da bitişik yazılan "her şey" gibi...

Aklıma bir şey geldi. Yaşanmışlıklarla ilgili. Mantıksız yönlere savrulmuş olsa da zamanında çokça akıl yorduğum, bugün de bazı bazı sorguladığım yaşanmışlıklarla ilgili. Bir ihtimal var sevgili okuyan. Hani bir beyaz atlı prens vardır ya beklenen, hayali kurulan, uğruna yazılar, şiirler yazılan... Hani kişinin karşısına kim çıkarsa çıksın o değildir, olamaz hatta. O hep ulaşılamayan, hayat boyu beklenen... Dediğim gibi, bir ihtimal var. O da, boş hayallerle beyaz atlı prensini bekleyenlerin kendilerini bir zaman sonra kelebekler vadisinde bulabilme ihtimali...

Sevgiler.

Filed under  //  at   hayat   kaan ertürk   kahve   kelebek   melankoli   müzik   yazmak   üç nokta  

Comments (0)

Oct 24 / 7:19pm

Hissetmek tu kaka, yaşamak tu kaka...

Evet, her şey tu kaka. Ne yaparsan yap, nasıl yaparsan yap, kime yaparsan yap, ne şekilde yaparsan yap, her şekilde ve her durumda tu kaka. Buna yaranamamak da denebilir belki, bilmiyorum. Ama bildiğim şey tu kaka olduğu.

Nereden geldi bu aklıma? Az önce geldi, yazmak istediğim şeye bir giriş, başlık, vs. bulmak üzere düşüncelere dalmışken. Keza, hala o düşünceler içerisindeyim. Parmaklarım sanki ne düşüneceğimi biliyormuşçasına yazıyor.

Fark ettiniz mi, hala küfretmedim. Beni bilirsiniz, über-ultimate küfür eden kişiyim ben. Öyle miyim? Sizce öyle, bence değil. Zaten sanırım bu yazının çıkış daha doğrusu aklıma geliş amacı da buydu, sanırım.

Bu blogdaki yazılarımda gördüğünüz kadar küfreden bir insan değildim ben. Şu anda malesef öyleyim. Sokakta, yolda, işte, markette, vs. küfür etmiyorum o kadar ancak evde ota boka (lütfen bok diyebileyim) saydırıyorum. Eskiden böyle miydim? Şaşıracaksınız, hayır. Genel anlamda sakin ve sabırlı biriyim. Herkesi sevmek zorunda olmadığım bilincine sahibim uzun senelerdir. Dolayısıyla orada burada hiç tanımadığım insanlara karşı tavırlarımla çevremde bir şekilde bulunan, muhabbetimin çok ya da az olduğu insanlara karşı tavırlarım farklıdır. Hiç tanımadığım çoğunluğu bir kenara atıyorum şimdi, onlara karşı tavırlarım önemli değil. Bir şekilde tanışık olduğum insanlara gelirsek, her zaman dinlemeyi seçerim. Ve tabi ki, ilişkiler monologtan ziyade diyalog gerektirdiği için, konuşmayı da seçerim. Güzel zamanları da bir kenara bırakıyorum. Kötü zamanlarda, her zaman için o durumla ilgili konuşmayı yeğlerim. Sonuna kadar giderim, eğer konuşarak çözülecek bir şeyse. Çabuk sinirlenebildğim doğrudur. Zaman içerisinde bunu daha iyi kontrol etmeyi öğreniyorum ve öğrenmeyi devam ettiriyorum. Birine, kendime engel olamayarak, çabuk parladıysam bir süre sonra yanına gidip davranışımı açıklamaya çalışıyorum.

Şimdi, olay şu. Sakin ve sabırlı biriyim dedim. Ancak bu sakinliğin ve sabrın karşılığını alamadığımda içimde, özel bir yerde biriktiriyorum. Senelerdir bu böyle sürüp gidiyor. Herkese karşı hem de; sevdiğim, saydığım, özlediğim, kıskandığım, kızdığım, vs. herkese karşı. Senelerdir süregelen yalnızlığımı da işin içine sokayım. Yani, en ufak sevincimden en büyüğüne, gene aynı şekilde en ufak üzüntümden en büyüğüne kadar anlatabileceğim, omzunda ciddi anlamda ağlayabileceğim biri ya da birileri olamadığı için çevremde, bu içimde biriktirdiklerim doldu da doldu. Resmen etten kemikten yapılma bir kondansatör gibi senelerce biriktirdim, hala da biriktiriyorum. Ve üzgünüm, işte bu kadar alakalı alakasız yazıyı bağlayacağım yere geldik, o kadar seneden sonra artık daha fazla yerim kalmadı. Ben tüm iyi niyetimle konuşmaya, anlaşmaya çalıştığım insanlardan aldığım o anlamsız tavır ve hareketlere karşı artık biriktirdiklerimi bir şekilde boşaltmaya başladım. Bunun en kolay ve en etkili yolu da küfretmek. Zamanında güzel kelimelerle, safça ve hatta salakça yöntemlerle iletişim kurmaya çalıştığım kişiye şu anda hiç gocunmadan, üzülmeden, pişmanlık dahi duymadan akılsız, kaşar, beyinsiz, zavallı, vs. diyebiliyorum. Hatta bunu bir hak olarak görüyorum. Neden mi? Ben size sorayım, neden olmasın? Ya da, neden o kadar sene boyunca aklımı, hayallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi bastırmak zorunda kalmam gerekti? Neden içime atmak zorunda kaldım? Neden o kadar iyi niyete karşılık elimde kalan tek şey benliğimden, ruhumdan kopan parçalar oldu? Neden? Bunların cevabını verebilir misiniz? Verseniz dahi bana bir yararı olur mu? O kadar sene boyunca kaybettiklerimi geri alabilir miyim? İnsanlarla olan, daha doğrusu olamayan ilişkilerimi düzeltebilir miyim? Ben ister miydim çevreme bu kadar negatiflik yayayım, üstelik kendi içimde "ben pozitif olmaya çalışıyorum" diyip kendimi kandırdığım halde? Yeni tanıştığım insanlarla iletişim kurmaya çalışırken, onları tanımaya ve sakinliğimi, mantıklılığımı korumaya çalışırken karşılaştığım çok saçma ve sinirlenmekte de çok haklı olduğum bir konu sonrası yediğim "bu adam çok sinirli, uzak duralım" damgasını istedim mi? Ya da ileride başka bir yerde de isteyecek miyim? Ben çevremdeki insanlara, yazının ortalarında da dediğim gibi, en azından yakın çevremde bir şekilde bulunan insanlara karşı iyi niyetli, anlayışlı, onların yerine de düşünür halde iken onlarda bunu göremeyişimi, olan tek bir olay sonucu ağır bir şekilde damgalanmayı, bazı durumlarda iplenmemeyi istedim mi sanıyorsunuz? Hadi bunlara da birer cevap bulun. Her şey çok kolay çünkü değil mi? İnsanları içinde bulunabilecekleri durumları göz ardı ederek değerlendirmek, üstelik de bunu sadece bir kere yapıp ondan sonra direkt olarak görmezden gelmek, ilk değerlendirmeye göre davranıyor olmak, vs. çok kolay. "Dünyada insandan bol ne var, bu olmamış, sıradaki!" çok mantıklı çünkü...

Yazıdan çok koptum. Kafam şu karmaşık yazıdan daha da karmaşık bir halde. Bir şeyler yanlış, farkındayım. Ama ciddi anlamda ne kadarı bende, ne akdar başkalarında, o başkaları da kimler, vs. bilemiyorum. Ayırt edemiyorum. Her yeni tanıştığım insana karşı "acaba nasıl biri" sorusundan çok "acaba beni nasıl görecek, görüyor" sorusunu soruyorum kendime. Ne yapsam olmuyor çünkü. İyi olsam kötü, kötü olsam zaten her türlü kötü oluyorum. Vesikalık fotoğraflarım senelerdir kötüdür, hep asık suratlı çıkarım. Doğal görünüşüm böyle sanırım. Fotoğrafçılar özel olarak "biraz gül" diyip 4-5 kez çekerler fotoğrafımı. Şimdilerde düşündüğüm şey, acaba doğal halimin de bu kadar asık suratlı olması bu yaşadıklarımdan mı? O kadar üzüntünün, saçma olayın, kafamda hiç bitmeyen bir sürü düşüncenin sonucu olarak mı yüz kaslarım kendini saldı, beni saçma bir hale soktu. Yoksa ben gerçekten de böyle miyim? Benim esas halim bu mu? Bu hayattaki amacım, varoluş sebebim bu mu?

Hayat demişken, tekrar söylemek istiyorum, bu kadar anlamsızlık artık bana fazla geliyor. Evet, hayatı inanılmaz derecede anlamsız buluyorum. Siz muhtemelen böyle düşünmüyorsunuz. Çünkü çevrenizde yaşadıklarınızı benim kadar biriktirmenize engel olacak insanlar var; çünkü hala ailenizle kalıyorsunuz ve maddi sıkıntılarınız yok; çünkü güzel bir sevgiliniz ve düzenli bir ilişkiniz var; çünkü evlendiniz, askerlik de bitti, kariyerinize devam ediyorsunuz; çünkü çocuk bekliyorsunuz; çünkü çocuğunuz var; çünkü geniş bir aileye sahipsiniz, her bayramda bir sürü insanla görüşüyorsunuz; çünkü bir sıkıntınız olduğunda bir şekilde onu paylaşan, hatta ve hatta çözümüne ortak olan insanlara sahipsiniz; vs, bu çünküler daha da arttırılabilir. Ben öyle düşünmüyorum, çünkü bunların hiçbirine sahip değilim. 8 seneyi geçti, hala bir üniversiteden mezun olamadım. Zamanında bu anlamda çok yanlışlar yaptım, üstelik daha vahimi de farkında olarak ve bilerek doğru yaptığımı düşünür halde yaptım o yanlışları. Geçen zaman oldu, kalan ise pişmanlıklar... Bu boşa geçen zamandan ötürü kaçırdığım fırsatlara girmiyorum bile. Hayatımda bir insanı çok sevdim, hem de her şeyden çok. Benden küçüktü, toydu. Ben de başkalarından küçüktüm, ben de toydum. Yanlışlar oldu, doğrular oldu. Ama bir türlü istediğim gibi olamadı, devam edemedi. Sonrasında geçen seneler, yaşanan saçmalıklar, daha çok yaşanan üzüntüler ve her zamanki gibi biriktirmeler... Ne oldu peki sonunda? Birbirinden nefret etme konumuna gelmiş 2 insan, karşı tarafı bilmiyorum ama benim tarafımda ciddi anlamda bozulmuş ilişki kırıntıları, hayata bakış açısında sapmalar, insanlarla iletişimde başarısızlıklar, neyi nasıl arayacağını bilememek, bulmayı umamamak, bulsa dahi ne yapacağını bilememek... Üniversiteden mezun olmamışken, mezun olamayışımın sebebi olan tam zamanlı çalışma ve kişisel ilgilenmeler sonucu yaptıklarım, tecrübelerim sebebiyle elde ettiğim çok güzel bir iş. Üstelik bunu 23 yaşında elde etmiş olmam, başladığım anda, daha ilk ayda çok güzel işlere imza atmam ve şirket içerisinde bilgi ve tecrübe güvenilirliği konusunda ilerlemeler kaydetmem; çok güzeldi. Hayatımda ilk defa İngiltere'yi ve Londra'yı görmem, Londra'ya aşık olmam, orada yaşamak istemem ancak hem üniversitesizlik sebebiyle hem de hiçbir şekilde elimde olmayan başka sebeplerden dolayı (şirketin Microsoft'a satılması, vs.) bu olayda da hevesimin kursağımda kalması ve hala orada olması... Oradan sonra Türkiye'deki firmalar tarafından kullanılmam, istediğim ve hak ettiğimi düşündüğüm parayı hiçbir şekilde alamamam, onu geçtim fazla çalışılan zamanların da karşılıksız kalması sonucu iyi bocalamam, başka başka işlerde başarısız olmam... Bunların hepsi o kadar birbirine bağlı ki! Hayatım boyunca oradan oraya sürüklendiğimi düşündüm hep, hani hiç istediğim şeyi yapamadığımı düşündüm. Kimi zaman bu sürüklenme güzel geldi, "hah işte bu" dedim ama balon patlayınca anladım ki aslında meme yapmış; hop başka yere sürüklendim. (Şu paragrafı nasıl bitireceğimi bilemiyorum, keza ne yazmaya başlayıp nereye geldiğimi de kestiremiyorum; bitti.)

Velhasıl, hayat anlamsız diyordum en son. Evet, elde edemediklerimden dolayı bu düşüncedeyim. Bilmiyorum günün birinde bunların birini ya da birkaçını elde edersem de gene böyle düşünür müyüm? Belki düşünürüm. Çünkü, artık düşünmeye başladım, bir kere girdi aklıma. Öleceğim günü bekleyerek geçirdiğim, tükettiğim şu günlerin üzerine belki az da olsa biraz eğlence katmış ve tatmış olurum.

O değil de, gerçekten bu hayat bir insana nasıl anlamlı gelebilir? Bu hayattan sonra ne olduğunu kesinlikle bilmiyoruz. Öncesini dahi bilmiyoruz. Bana din saçmalığıyla gelmeyin, yok öyle bir şey. İstediğiniz kadar inanın, din denen şey balon. Neyse, hayat anlamsız. Neden geldik, amacımız ne? Ya da bir amacımız var mı? Gerçekten milyarlarca yıldır süregelen rastlantılar kuşağının kırıntıları mıyız? Aslında hiçbir şey yok, bir şey var. O ne bilmiyoruz. Ama görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, hissediyoruz. Onlar bile gerçek mi sorguluyoruz? Her şey soyut ve biz gene başka soyut kavramlarla onları somutlaştırmaya çalışıyoruz. Bu mümkün mü? Soyut olan bir şeyi başka soyut şeylerle nasıl somutlaştırdığımızı düşünebiliriz? Bu saçma değil mi? Yaşadık, bitti. Sonra? Nereye gideceğiz? Ya da gerçekten bir yere gidecek miyiz? Bir de hani, dindarlar burada siz giriyorsunuz tekrar konuya, "dünyadaki yaşamında şunu yaptın, bunu yapmadın" diye tartıldığımız bir yer olacak mı? Olacaksa neden ve nasıl olacak? Nasıl bu kadar emin bir şekilde inanabiliyorsunuz? Aklınız ve inanılmaz bir düşünme gücünüz var. İnanılmaz, çünkü soyut kavramlarla başka soyut kavramları somutlaştırabiliyoruz. Ya da öyle sanıyoruz, neyse. Ama bu aklı kullanmak yerine verilen komutları yapıyoruz, o da hani inandığımız için. Sonra? Karanlık. Gerçekten mi? Karanlığı görebilecek miyiz? Her şeyin sonunda ben haklı olacak mıyım? Haklı olsam dahi bunu görebilecek ve/ya anlayabilecek miyim? 2ms'lik süre boyunca belki "hah karanlık işte" diyebilecek miyim? Diyebilecek olsam ne olacak? Ne geçecek elime? Diyince ne olacak? Demeyince ne olacak? O kadar çok soru var ki, bunları nasıl atlayabiliyorsunuz?

Kafam hala karmakarışık. Ne hissetmem, ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Ancak bu yazıyı artık burada kesmek istiyorum. Keza yapmam gereken bir işe dönmem ve bitirmem gerekiyor.

Şimdilik eyvallah...

Filed under  //  anlamsız   hayat   hissetmek   kaan ertürk   melankoli   tu kaka   yaşamak  

Comments (0)

Oct 4 / 6:38am

Afedersiniz, ağzınıza sıçabilir miyim?

Evet, lafım sizlere pek sevgili bayanlar, bayan değil kadınlar, karılar, kızlar, vs...

Lafım, her boku yedikten sonra dini öne sürüp kendini geri çeken akıllıya. Lafım, aldığım çiçeği (en sevdiği olan) çöpe atan ve bunu söyleyen beyinsize. Lafım, hayatımın en güzel günü olmasını umut ettiğim, sabahın köründe kalkıp alışverişe çıktığım ve akabinde uzun saatler boyunca yemek yaptığım ve en azından bir tadmasını beklediğim ancak bunu bile yapmayan öküze. Lafım, ona çok iyi davrandığım için beni terk eden gerizekalıya. Lafım, eski kız arkadaşımın internetlerde kullandığı çok da özel olmayan bir takma adın bir kısmının geçtiği şarkıyı, o eski kız arkadaşla alakasız bir şekilde çok sevdiğim için olay çıkaran ve akabinde ayrıldığım sinirsel özürlü denyoya. Lafım, günü güzel geçsin diye çiçekler gönderdiğim, hatta o sabaha da güzel başlasın diye işe geç kalma uğruna yanına kadar gidip, bütün gece mahalleyi tarayıp açık çiçekçi bulamamam sonucu sabah gözüme güzel gözüken bir çiçeği koparıp verdiğim ve akabinde asla sesi soluğu çıkmayan, bir teşekkür bile edemeyen, etmeyen katıksız oduna. Lafım, beni sayısını hatırlamadığım kere gerek Türkiye'de gerekse İngiltere'de, "gelemiyorum" gibi dünyanın en basit ve en anlaşılır mesajını iletmeyip eken, yarı yolda bırakan, hatta ve hatta göt gibi ortada bırakan düşüncesiz zavallıya. Lafım, onu o gece yatağa atıp sikmediğim için benden soğuyan ve hemen yapmak yerine bir zaman sonra kendince ayrılan orospuya. Lafım, ben o anda adına aşk dediğim ama aslında tamamen zavallılık ve çaresizlik olan duygular sonucu uğruna ağlar, sızlar ve saçmalar iken benden habersiz (izinsiz demiyorum), üstelik de beni o halde görüyor ve o anları birlikte yaşıyorken (bir şekilde) başkasıyla ilişki yaşayan, bunu daha sonrasında anlatan ve hatta o anda o kişiyi de sevdiğini söyleyen beyinsiz kaşara. Lafım, ... (örnekler çoğaltılabilir)

Kronolojik sırayla yazmadığım bütün bu olayların kahramanlarına buradan selam ediyorum. Tebrikler, hayatımın güzel geçmesini umduğum, aslında güzel geçmesi gereken bir 6-7 yılını siktiniz. Tebrikler, bir sürü beyin hücremi geri gelmemek üzere yok ettiniz. Tebrikler, ruhumu daralttınız. Tebrikler, ömrümü kısalttınız. Tebrikler, hayata ve birlikteliğe olan bakış açımı, beklentimi, aldığım ve alacağım hazzı, bulmayı umduğum huzuru ve mutluluğu piç ettiniz. Tebrikler, ...

* * *

Din demişken, dinci ile dindar arasındaki farkın hızlı bir şekilde azaldığı bir ülkede (ve dünyada) artık akıllı adam istiyorum çevremde. Arkadaş babında da geçerli, sevgili ve/ya eş babında da... Hayat o kadar kısa ki, ve o kadar anlamsız ki, kendinize bir de böyle şeyler yükleyip saçmalamayın. Ya da, kendinize ne yaparsanız yapın ama beni bulaştırmayın. Şurada topu topu 20-30 sene daha yaşayacağım (kısfmet), o da bari adam gibi, mantıklı kısıtlamalar çerçevesinde zevk alarak geçsin. Çünkü ondan sonrası karanlık, yok. Varsa da yok. O derece...

* * *

Genel anlamda hayat anlamsız, hala. Yapacak bir şey yok. Keyfim de şöyle böyle; gidip geliyor. Bok var sanki, dursa ya bir yerde. Sinüzoidal dalganın köpeği olduk resmen. A.Q.

* * *

Bu hayattan sonra bir hayatın olmadığına o kadar inanmaya başladım ki, artık bu hayatın bile olmadığına inanmaya başlayabilirim. Nedir ki zaten hayat dediğimiz? Açıklayabiliyor musunuz? Açıklanabilir mi? İspatlanabilir mi? "Düşünüyorum, öyleyse varım." o kadar bağıl ve o kadar doğru ama yanlış ki. Bana göre doğru, sana göre yanlış. Üstelik bu da sana göre doğru ve bana göre yanlış. Bok değil ebem sıçtı. Değil. Bildiğin paradoks, bildiğin saçmalık...

* * *

Son lafım, neden? Neden anasını satayım? Neden? NE-DEN?

Filed under  //  bayan   dönme bana   eyyam   hayat   ilişki   kadın   karı   kız   saçmalık  

Comments (0)

Jun 30 / 12:28pm

Halden Anlamayanlar Derneği'nin lokalinde...


Başlık
her şeyi anlatıyor ama burada kocaman alan ne diye duruyor, yazmadan olmaz.

Olay şu, son 6 ay içerisinde halden anlamayan o kadar çok insanla çevrelenmiş olduğumu fark ettim ki şaştım kaldım (37ms kadar). Hala da yeni yeni insanlar katılıyor bu grubun içerisine. İnsan yaşamadan anlamaz derler ya, sanırım gerçek bu. Bu insanlar tuzu kuru kafasında oldukları, ve aslında daha da önemlisi GERİZEKALI oldukları için (çünkü hatırı sayılır kapasitedeki düşünme gücü herşeye yeter normal şartlar altında) bu gerçekliği devam ettiriyorlar.

Bunun sonu yok, hele ki şu durumda hiç yok. Neden mi? Cevabı basit: YOK! Olmayınca olmuyor, üzgünüm. Üç günlük hayatta, hani en mutlusundan en mutsuzuna, en zengininden en fakirine, en başarılısından en başarısızına, en güzelinden en çirkinine herkesin geberip gittiği, ne anlamı olduğu bilinmeyen ve muhtemelen her hangi bir anlamının da olmadığı şu üç günlük hayatta, benim şahsen kimseye yalan borcum yok. Ciddi ciddi anlamsız sona kadar olan günlerimi geçiriyorum, ve bunu yaparken de doğru ya da yanlış yollarda takılıyorum. Bunun için de kimseden özür dileyecek halim yok! Lakin her yeni gün ve getirdikleriyle ilk defa karşılaşıyorum. Etrafımda da çevremde gördüğüm ve ne yalan söyleyeyim imrendiğim ölçüde yardımıma koşan, bana yol gösteren birileri olmadığı için tek başıma ancak bu kadarı çıkıyor. 2-3 cümle öncesine gidelim, tek başıma ya da çok başıma, daha iyisini yapmış olsam ne yazar. Son belli...

Velhasıl, şu andan itibaren kafamı kuma gömme kararı alıyorum. İstediğinizi söyleyin, istediğiniz mallığı yapmaya da devam edin. Sikimde değil! (Heh, saykodelik kelimelere merhaba tekrardan...) Zaten ben şu 6 ay öncesine kadar size yaptığım iyiliklerin, arkadaşlığın, vs. karşılığını bu şekilde alıyor isem harbiden istediğiniz boku yapın; bundan sonra da tek kelime edersem ne olayım!

Bunun dışında, lafım üstteki paragraflar dışında kalan (hemen hemen) herkese, bana gelmeyin artık bundan sonra! "Abi ölüyorum", "yardım et yoksa götümü satıcam", vb. gibi durumlarla bana gelmeyin! Artık hayatımda sadece ben varım! Sizler bu sik sok günlerin nispeten biraz iyi geçmesinde rol alan yardımcı faktörlersiniz sadece. Ha, aramı kimseyle kötü hale getirmem durup dururken; beraber güleriz, eğleniriz, üzülürüz, kızarız, o ayrı. Ama artık tüm düşüncelerim bu dediğimden ibaret olacak her durumda. Bu kadar da açık sözlüyüm; saklamaca, arkadan iş çevirmece yok.

Takılın kafanıza göre...

* * *

Bir de, yazmadan edemeyeceğim, buraya yazdıklarımdan dolayı bana tavır alıyor, daha da vahimi bana küsüyorsanız gidin bir doktora falan görünün. Blogun adına bakın, psychedelic. Türkçesi saykodelik. Bunu geçtim, direkt ben diyorum ki, bu blogda normal şartlar altında (yani gündelik hayatta; evde, yolda, işte, vs.) söylemeyeceğim mevzuları, gene n.ş.a. takınmayacağım bir üslupta yazıyorum ki isim dahi vermiyorum hiçbir durumda (yanlışım varsa düzeltin). Ama işte olayın özü her şeyin sadece burada olması ve kalması. Burası benim için bir nevi iç dökme, patlama, haykırma, kusma alanı. Gündelik hayatta her zaman diyalog kurmaya, en azından bir kere olsun konuşmaya inanmış ve bu yolda gururumu da ayaklar altına alacak şekilde adımlar atmış bir adamım. Bunu bile bile, zaman içerisinde de göre göre burada yazdığım 3-5 küfürlü cümle yüzünden bana küsmüşseniz vay halinize. Ha, bana iyilik etmiş ve gerizekalı birini (bkz. kendiniz) hayatımdan çıkarmış oluyorsunuz, o ayrı. O açıdan da teşekkürü borç bilir, kafanıza sıçarım...

* * *

Uzun ya da kısa vadede bana gerçekten çok yardımı dokunmuş birkaç kişiyi tenzih ederim! Burayı okuyorlarsa kendilerini bildiklerini varsayıyorum, isim vermeyeceğim. Her şey için çok teşekkür ederim, gerçekten!

Comments (3)