Evet, her şey tu kaka. Ne yaparsan yap, nasıl yaparsan yap, kime yaparsan yap, ne şekilde yaparsan yap, her şekilde ve her durumda tu kaka. Buna yaranamamak da denebilir belki, bilmiyorum. Ama bildiğim şey tu kaka olduğu.
Nereden geldi bu aklıma? Az önce geldi, yazmak istediğim şeye bir giriş, başlık, vs. bulmak üzere düşüncelere dalmışken. Keza, hala o düşünceler içerisindeyim. Parmaklarım sanki ne düşüneceğimi biliyormuşçasına yazıyor.
Fark ettiniz mi, hala küfretmedim. Beni bilirsiniz, über-ultimate küfür eden kişiyim ben. Öyle miyim? Sizce öyle, bence değil. Zaten sanırım bu yazının çıkış daha doğrusu aklıma geliş amacı da buydu, sanırım.
Bu blogdaki yazılarımda gördüğünüz kadar küfreden bir insan değildim ben. Şu anda malesef öyleyim. Sokakta, yolda, işte, markette, vs. küfür etmiyorum o kadar ancak evde ota boka (lütfen bok diyebileyim) saydırıyorum. Eskiden böyle miydim? Şaşıracaksınız, hayır. Genel anlamda sakin ve sabırlı biriyim. Herkesi sevmek zorunda olmadığım bilincine sahibim uzun senelerdir. Dolayısıyla orada burada hiç tanımadığım insanlara karşı tavırlarımla çevremde bir şekilde bulunan, muhabbetimin çok ya da az olduğu insanlara karşı tavırlarım farklıdır. Hiç tanımadığım çoğunluğu bir kenara atıyorum şimdi, onlara karşı tavırlarım önemli değil. Bir şekilde tanışık olduğum insanlara gelirsek, her zaman dinlemeyi seçerim. Ve tabi ki, ilişkiler monologtan ziyade diyalog gerektirdiği için, konuşmayı da seçerim. Güzel zamanları da bir kenara bırakıyorum. Kötü zamanlarda, her zaman için o durumla ilgili konuşmayı yeğlerim. Sonuna kadar giderim, eğer konuşarak çözülecek bir şeyse. Çabuk sinirlenebildğim doğrudur. Zaman içerisinde bunu daha iyi kontrol etmeyi öğreniyorum ve öğrenmeyi devam ettiriyorum. Birine, kendime engel olamayarak, çabuk parladıysam bir süre sonra yanına gidip davranışımı açıklamaya çalışıyorum.
Şimdi, olay şu. Sakin ve sabırlı biriyim dedim. Ancak bu sakinliğin ve sabrın karşılığını alamadığımda içimde, özel bir yerde biriktiriyorum. Senelerdir bu böyle sürüp gidiyor. Herkese karşı hem de; sevdiğim, saydığım, özlediğim, kıskandığım, kızdığım, vs. herkese karşı. Senelerdir süregelen yalnızlığımı da işin içine sokayım. Yani, en ufak sevincimden en büyüğüne, gene aynı şekilde en ufak üzüntümden en büyüğüne kadar anlatabileceğim, omzunda ciddi anlamda ağlayabileceğim biri ya da birileri olamadığı için çevremde, bu içimde biriktirdiklerim doldu da doldu. Resmen etten kemikten yapılma bir kondansatör gibi senelerce biriktirdim, hala da biriktiriyorum. Ve üzgünüm, işte bu kadar alakalı alakasız yazıyı bağlayacağım yere geldik, o kadar seneden sonra artık daha fazla yerim kalmadı. Ben tüm iyi niyetimle konuşmaya, anlaşmaya çalıştığım insanlardan aldığım o anlamsız tavır ve hareketlere karşı artık biriktirdiklerimi bir şekilde boşaltmaya başladım. Bunun en kolay ve en etkili yolu da küfretmek. Zamanında güzel kelimelerle, safça ve hatta salakça yöntemlerle iletişim kurmaya çalıştığım kişiye şu anda hiç gocunmadan, üzülmeden, pişmanlık dahi duymadan akılsız, kaşar, beyinsiz, zavallı, vs. diyebiliyorum. Hatta bunu bir hak olarak görüyorum. Neden mi? Ben size sorayım, neden olmasın? Ya da, neden o kadar sene boyunca aklımı, hayallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi bastırmak zorunda kalmam gerekti? Neden içime atmak zorunda kaldım? Neden o kadar iyi niyete karşılık elimde kalan tek şey benliğimden, ruhumdan kopan parçalar oldu? Neden? Bunların cevabını verebilir misiniz? Verseniz dahi bana bir yararı olur mu? O kadar sene boyunca kaybettiklerimi geri alabilir miyim? İnsanlarla olan, daha doğrusu olamayan ilişkilerimi düzeltebilir miyim? Ben ister miydim çevreme bu kadar negatiflik yayayım, üstelik kendi içimde "ben pozitif olmaya çalışıyorum" diyip kendimi kandırdığım halde? Yeni tanıştığım insanlarla iletişim kurmaya çalışırken, onları tanımaya ve sakinliğimi, mantıklılığımı korumaya çalışırken karşılaştığım çok saçma ve sinirlenmekte de çok haklı olduğum bir konu sonrası yediğim "bu adam çok sinirli, uzak duralım" damgasını istedim mi? Ya da ileride başka bir yerde de isteyecek miyim? Ben çevremdeki insanlara, yazının ortalarında da dediğim gibi, en azından yakın çevremde bir şekilde bulunan insanlara karşı iyi niyetli, anlayışlı, onların yerine de düşünür halde iken onlarda bunu göremeyişimi, olan tek bir olay sonucu ağır bir şekilde damgalanmayı, bazı durumlarda iplenmemeyi istedim mi sanıyorsunuz? Hadi bunlara da birer cevap bulun. Her şey çok kolay çünkü değil mi? İnsanları içinde bulunabilecekleri durumları göz ardı ederek değerlendirmek, üstelik de bunu sadece bir kere yapıp ondan sonra direkt olarak görmezden gelmek, ilk değerlendirmeye göre davranıyor olmak, vs. çok kolay. "Dünyada insandan bol ne var, bu olmamış, sıradaki!" çok mantıklı çünkü...
Yazıdan çok koptum. Kafam şu karmaşık yazıdan daha da karmaşık bir halde. Bir şeyler yanlış, farkındayım. Ama ciddi anlamda ne kadarı bende, ne akdar başkalarında, o başkaları da kimler, vs. bilemiyorum. Ayırt edemiyorum. Her yeni tanıştığım insana karşı "acaba nasıl biri" sorusundan çok "acaba beni nasıl görecek, görüyor" sorusunu soruyorum kendime. Ne yapsam olmuyor çünkü. İyi olsam kötü, kötü olsam zaten her türlü kötü oluyorum. Vesikalık fotoğraflarım senelerdir kötüdür, hep asık suratlı çıkarım. Doğal görünüşüm böyle sanırım. Fotoğrafçılar özel olarak "biraz gül" diyip 4-5 kez çekerler fotoğrafımı. Şimdilerde düşündüğüm şey, acaba doğal halimin de bu kadar asık suratlı olması bu yaşadıklarımdan mı? O kadar üzüntünün, saçma olayın, kafamda hiç bitmeyen bir sürü düşüncenin sonucu olarak mı yüz kaslarım kendini saldı, beni saçma bir hale soktu. Yoksa ben gerçekten de böyle miyim? Benim esas halim bu mu? Bu hayattaki amacım, varoluş sebebim bu mu?
Hayat demişken, tekrar söylemek istiyorum, bu kadar anlamsızlık artık bana fazla geliyor. Evet, hayatı inanılmaz derecede anlamsız buluyorum. Siz muhtemelen böyle düşünmüyorsunuz. Çünkü çevrenizde yaşadıklarınızı benim kadar biriktirmenize engel olacak insanlar var; çünkü hala ailenizle kalıyorsunuz ve maddi sıkıntılarınız yok; çünkü güzel bir sevgiliniz ve düzenli bir ilişkiniz var; çünkü evlendiniz, askerlik de bitti, kariyerinize devam ediyorsunuz; çünkü çocuk bekliyorsunuz; çünkü çocuğunuz var; çünkü geniş bir aileye sahipsiniz, her bayramda bir sürü insanla görüşüyorsunuz; çünkü bir sıkıntınız olduğunda bir şekilde onu paylaşan, hatta ve hatta çözümüne ortak olan insanlara sahipsiniz; vs, bu çünküler daha da arttırılabilir. Ben öyle düşünmüyorum, çünkü bunların hiçbirine sahip değilim. 8 seneyi geçti, hala bir üniversiteden mezun olamadım. Zamanında bu anlamda çok yanlışlar yaptım, üstelik daha vahimi de farkında olarak ve bilerek doğru yaptığımı düşünür halde yaptım o yanlışları. Geçen zaman oldu, kalan ise pişmanlıklar... Bu boşa geçen zamandan ötürü kaçırdığım fırsatlara girmiyorum bile. Hayatımda bir insanı çok sevdim, hem de her şeyden çok. Benden küçüktü, toydu. Ben de başkalarından küçüktüm, ben de toydum. Yanlışlar oldu, doğrular oldu. Ama bir türlü istediğim gibi olamadı, devam edemedi. Sonrasında geçen seneler, yaşanan saçmalıklar, daha çok yaşanan üzüntüler ve her zamanki gibi biriktirmeler... Ne oldu peki sonunda? Birbirinden nefret etme konumuna gelmiş 2 insan, karşı tarafı bilmiyorum ama benim tarafımda ciddi anlamda bozulmuş ilişki kırıntıları, hayata bakış açısında sapmalar, insanlarla iletişimde başarısızlıklar, neyi nasıl arayacağını bilememek, bulmayı umamamak, bulsa dahi ne yapacağını bilememek... Üniversiteden mezun olmamışken, mezun olamayışımın sebebi olan tam zamanlı çalışma ve kişisel ilgilenmeler sonucu yaptıklarım, tecrübelerim sebebiyle elde ettiğim çok güzel bir iş. Üstelik bunu 23 yaşında elde etmiş olmam, başladığım anda, daha ilk ayda çok güzel işlere imza atmam ve şirket içerisinde bilgi ve tecrübe güvenilirliği konusunda ilerlemeler kaydetmem; çok güzeldi. Hayatımda ilk defa İngiltere'yi ve Londra'yı görmem, Londra'ya aşık olmam, orada yaşamak istemem ancak hem üniversitesizlik sebebiyle hem de hiçbir şekilde elimde olmayan başka sebeplerden dolayı (şirketin Microsoft'a satılması, vs.) bu olayda da hevesimin kursağımda kalması ve hala orada olması... Oradan sonra Türkiye'deki firmalar tarafından kullanılmam, istediğim ve hak ettiğimi düşündüğüm parayı hiçbir şekilde alamamam, onu geçtim fazla çalışılan zamanların da karşılıksız kalması sonucu iyi bocalamam, başka başka işlerde başarısız olmam... Bunların hepsi o kadar birbirine bağlı ki! Hayatım boyunca oradan oraya sürüklendiğimi düşündüm hep, hani hiç istediğim şeyi yapamadığımı düşündüm. Kimi zaman bu sürüklenme güzel geldi, "hah işte bu" dedim ama balon patlayınca anladım ki aslında meme yapmış; hop başka yere sürüklendim. (Şu paragrafı nasıl bitireceğimi bilemiyorum, keza ne yazmaya başlayıp nereye geldiğimi de kestiremiyorum; bitti.)
Velhasıl, hayat anlamsız diyordum en son. Evet, elde edemediklerimden dolayı bu düşüncedeyim. Bilmiyorum günün birinde bunların birini ya da birkaçını elde edersem de gene böyle düşünür müyüm? Belki düşünürüm. Çünkü, artık düşünmeye başladım, bir kere girdi aklıma. Öleceğim günü bekleyerek geçirdiğim, tükettiğim şu günlerin üzerine belki az da olsa biraz eğlence katmış ve tatmış olurum.
O değil de, gerçekten bu hayat bir insana nasıl anlamlı gelebilir? Bu hayattan sonra ne olduğunu kesinlikle bilmiyoruz. Öncesini dahi bilmiyoruz. Bana din saçmalığıyla gelmeyin, yok öyle bir şey. İstediğiniz kadar inanın, din denen şey balon. Neyse, hayat anlamsız. Neden geldik, amacımız ne? Ya da bir amacımız var mı? Gerçekten milyarlarca yıldır süregelen rastlantılar kuşağının kırıntıları mıyız? Aslında hiçbir şey yok, bir şey var. O ne bilmiyoruz. Ama görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, hissediyoruz. Onlar bile gerçek mi sorguluyoruz? Her şey soyut ve biz gene başka soyut kavramlarla onları somutlaştırmaya çalışıyoruz. Bu mümkün mü? Soyut olan bir şeyi başka soyut şeylerle nasıl somutlaştırdığımızı düşünebiliriz? Bu saçma değil mi? Yaşadık, bitti. Sonra? Nereye gideceğiz? Ya da gerçekten bir yere gidecek miyiz? Bir de hani, dindarlar burada siz giriyorsunuz tekrar konuya, "dünyadaki yaşamında şunu yaptın, bunu yapmadın" diye tartıldığımız bir yer olacak mı? Olacaksa neden ve nasıl olacak? Nasıl bu kadar emin bir şekilde inanabiliyorsunuz? Aklınız ve inanılmaz bir düşünme gücünüz var. İnanılmaz, çünkü soyut kavramlarla başka soyut kavramları somutlaştırabiliyoruz. Ya da öyle sanıyoruz, neyse. Ama bu aklı kullanmak yerine verilen komutları yapıyoruz, o da hani inandığımız için. Sonra? Karanlık. Gerçekten mi? Karanlığı görebilecek miyiz? Her şeyin sonunda ben haklı olacak mıyım? Haklı olsam dahi bunu görebilecek ve/ya anlayabilecek miyim? 2ms'lik süre boyunca belki "hah karanlık işte" diyebilecek miyim? Diyebilecek olsam ne olacak? Ne geçecek elime? Diyince ne olacak? Demeyince ne olacak? O kadar çok soru var ki, bunları nasıl atlayabiliyorsunuz?
Kafam hala karmakarışık. Ne hissetmem, ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Ancak bu yazıyı artık burada kesmek istiyorum. Keza yapmam gereken bir işe dönmem ve bitirmem gerekiyor.
Şimdilik eyvallah...